Ana Menü
   ANA SAYFA

   İLETİŞİM

   SİTEDE ARA

   SİTEYİ ÖNER

   BASIN BÜROSU

   ŞEHİTLER ALBUMÜ
Bir Ayet - Bir Hadis
Bir Ayet:
Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. (Tevbe-36)

Bir Hadis:
Receb Allah'ın ayı, Şaban benim ayım, Ramazan ise ümmetimin ayıdır. (Camius-Sağir)
En Son Eklenenler
HİZBULLAH REHBERİ...

YENİ ZELANDA’DAKİ...

ŞEHADETİNİN 19. Y...

HİZBULLAH REHBERİ...

HİZBULLAH REHBERİ...

HİZBULLAH BASIN B...

ŞEHADETİNİN 18. Y...

HİZBULLAH BASIN B...

HİZBULLAH REHBERİ...

SİYONİST İŞGAL RE...

HİZBULLAH REHBERİ...

MUHTEREM EDİP GÜM...

MEDRESE–İ YUSUFİY...

CEMAAT REHBERİ'ND...

HİZBULLAH CEMAATİ...

HİZBULLAH REHBERİ...

BİR MUALLİM VE Bİ...

SENİ ÖZLEM VE RAH...

ŞEHADETİNİN 16. Y...

MÜSLÜMANLARIN BİR...

SAYIN BAGASİ'YE S...

ŞEHİT REHBER'İN 1...

SAYIN BAGASİ, SON...

HİZBULLAH BASIN B...

HİZBULLAH BASIN B...

HİZBULLAH BASIN B...

HİZBULLAH REHBERİ...

GAZZE, ÜMMETİN İZ...

HİZBULLAH BASIN B...

MUHTEREM EDİP GÜM...

HİZBULLAH BASIN B...

HİZBULLAH REHBERİ...

TÜRKİYE'DE TEKRAR BAŞLAYAN OPERASYONLAR NEYİN İFADESİ?



Son günlerde
Türkiye’nin çeşitli illerinde seri bir şekilde Müslümanlara dönük operasyonlar
yapılmaktadır. Ortada; Hizbullah adına ve örgütlü olarak icra edilen herhangi
bir eylem yokken, operasyon yapılan yerlerde yasal, legal ve herkesin gözleri
önünde meşru faaliyetler yürütülürken, üstelik bu faaliyetlerin ağırlık
noktasını halka yönelik yardımlar ve destekler teşkil ederken, Konya’dan Van’a
kadar Müslümanlara yönelik yapılan, toplu yakalanmaların yaşandığı ve bir çok
kişinin haksız bir şekilde mağdur edildiği bu operasyonlar neyin ifadesidir?

Daha önce İslami davadan yakalanıp cezaevinde bir müddet yattıktan sonra tahliye olmuş, fakat sonradan kendisine ceza verilmiş olanların, cezalarından geri kalanını çekmeleri için yakalanıp tekrar cezaevine gönderilmesi her ne kadar sebep olarak gösteriliyorsa da, yakalananlara bakıldığında durumun öyle olmadığıanlaşılmaktadır. Bunların hepsi o durumda değil ki?


Durum böyle
bile olsa bu; tüm toplumu gerecek, tedirgin edecek ve büyük gürültü koparacak
derecede bir hadise değildir. Verilen görüntü ve ortaya konan tavır bunun aksine
ve çok ötesindedir. Bu bakımdan sebep ve icraatlar ciddi bir şekilde tezat
oluşturmaktadır. Daha önce İslami davadan göz altına alınıp (suçu sabit olsun
veya olmasın) fişlenen her kim varsa, bunlara potansiyel suçlu olarak bakılmakta
ve en ufak bir bahanede bunlar örgütsel faaliyetler veya yasadışı eylemler icra
etme iddiasıyla toplatılmaktadır. Bu yapılanlar da bunun bir göstergesidir.



Türkiye’nin
batısından doğusuna kadar bir çok ilde, eş zamanlı ve aynı zamanda çaplı
operasyonlar yapmak, mesela; çok ciddi kitlesel halk kıyamlarının olması, bir
çok ilde kanlı-ölümlü eylem ve olayların meydana gelmesi yada geniş çaplı
çatışma hadiselerinin olması gibi halleri gerektirir sanırım.



Ancak burası
Türkiye. T.C. kurulduğundan bu yana sergilediği gayri insani ve gayri İslami
uygulamaları nedeniyle halk kitleleriyle hiç barışık olmadı. Bununla birlikte
Müslümanlarla hep çatışma halinde oldu. Bu yüzden hep ürkek, endişeli ve şüpheli
tutum ve tavırlar içinde olmuştur. Dolayısıyla muhalefeti, muhalefet eğilim ve
hareketleri hiç hazmedememiştir. Bu nedenle bir Müslüman hapşırsa, o derhal
nezle olur, üç Müslüman yan yana gelse, şaşı baktığı için üçü üç bin görür ve
endişeye kapılır.



Yukarıda izah
edilenler, işin bahane kısmıdır. Asıl mesele ise, İslam ve Müslümanlar ile
mücadele meselesidir. Amaç; Müslümanları sürekli bir baskı altında tutmak,
yıldırmak ve sindirmektir, pasifize etmek ve etkisizleştirmektir. Öte yandan,
övülen İslami bir vasıf ve Kur’ani bir ifade olan Hizbullah kavramını zihinlerde
terörize etmek suretiyle, Hizbullahı halktan soyutlamaya, ötekileştirmeye ve
halkın Hizbullaha teveccüh ve yönelimini tehlikeli ve korkulu hale getirip
kırmaya çalışmaktır.




Bununla
birlikte, öyle sanıyorum ki ortada bir de ciddi bir tahrik söz konusudur ve
Müslümanlar bir tahrik ve provokasyon ile karşı karşıyadırlar. Tahriklere
kapılarak tepkisel davranıp yanlışa, tasvip edilmeyen olaylara çekilmek
istenmektedirler.



Bir müddettir
Müslümanlar, özellikle de Hizbullah ismi telafuz edilerek gündeme taşınmış ve
üzerine gitmek, onlara yönelik operasyonlar düzenlemek için adeta zemin
hazırlama, meşru bir atmosfer oluşturma hazırlıkları yapılmaktaydı. Belli ki
aynı merkezden ve bir çok koldan saldırarak bu icra edilmiştir.



Bunun için;
operasyonlardan kısa süre önce cereyan eden hadiselere bakmakta, böylece
birbirleriyle ilintili ve aynı zamanda tamamlayan olaylar zincirini görmekte
fayda vardır. Kim kime karşı, kim kimin yanında, kim kiminle işbirlikçi, kim
kime hizmet ediyor, kim kimi kullanıyor gibi hususiyetlerin anlaşılmasına da
aynı zamanda bir pencere açacak ve bir ışık tutacaktır kanaatindeyim.



Bir süre
önce Abdullah Öcalan, genelde İslami kesim ve Müslümanlar, özelde Hizbullah
hakkında avukatları aracılığıyla beyanlarda bulunmuş ve iftira dolu çirkin
laflar sarf etmekle birlikte “Siyasal İslam’ın Hizbullah pratiğini
unutturmayacaksınız…..” şeklinde kaos ve gerginlik çağrıştıran talimatlar
vermişti.



Tahmin
edildiği gibi bundan amaç, İslam ve Müslümanları gündeme taşımak, bir yandan da
dikkatleri Hizbullah üzerine çekmek ve devlet güçlerine, kamuoyunun
göreceği-duyacağı şekilde aleni olarak şikayet etmekti. Diğer önemli bir hedef
ise, tabii ki bölgede Apo yanlılarını böyle bir konuda uyarmak ve bu istikamette
harekete geçirmekti.



Bu beyanları
kendisi ve partisiyle doğrudan ilişkili olan bir sitede yayınlanınca haliyle
tepkiler oluştu. Mesela; benim açımdan H. Hüseyin BATMANLI ve M. Said ERGİN
imzalı yazılar, bu tepkilerden iki önemli örnek oluşturuyordu.



Bu arada
laik-Kemalist basında da aynı paralelde yazılar çıkıyor ve Müslümanlar adeta
tekrar tekrar hedef tahtasına oturtuluyordu.



Bunlar
yetersiz gelecek ve tatmin etmemiş olacak ki Öcalan bu kez devleti açık bir
şekilde uyararak “Kürt Haması” ifadesini kullandı ve eğer önlem alınmazsa
Cumhuriyetin tehlikede olduğunu ve zarar göreceğini söyledi. Ne ilginçtir ki
laik basın da aynı şeyleri, aynı dil ve üslup ile ifade etti, kamuoyunun gözü
görsün, kulağı duysun diye devleti uyardı. Bu safhada da yine mesela; Sıtkı
ZİLAN imzalı yazı, verilen tepkiler açısından ilginç bir örnektir diyebilirim.



Bütün bunlar
nihayet kamuoyunda gündem oluşturma, daha doğru bir ifadeyle polisin
Müslümanlara karşı kapsamlı operasyonlar yapması için meşru bir zemin ve gerekçe
oluşturma çabasıydı. Bu beyanatların, uyarıların ve karalamaların hepsi aynı
kapıya çıkıyordu ve çıkış kaynakları birdi. Aynı amaca hizmet ediyorlardı.



Çünkü bütün
bunları yan yana getirip koyduğumuzda, resmin bütünü kendini gösteriyor ve belli
ediyor. Devlet içindeki etkin ve yetkin eller, polis ve askerin 2000 yılından bu
yana yaptığı onca zulüm, eziyet, işkence, iftira ve vahşete doymamış,
Müslümanların meşru zeminde ve legal olarak yaptıkları İslami ve insani
faaliyetleri bile hazmedemeyerek bunların önünü almaya, Müslümanları
etkisizleştirmeye ve sindirmeye çalışmak için dört bir yandan harekete
geçmiştir. Nihayet bütün bunların akabinde Türkiye’nin batısından doğusuna kadar
pek çok ilde seri operasyonlar yapılmış, toplu yakalanmalar gerçekleştirilmiş ve
halen de sürdürülmektedir.




Hatırlanacağı gibi kısa bir süre önce de tüm valiliklere yazı gönderilmiş,
bulundukları illerde ekonomik ve sosyal yardım faaliyetlerinin yapılması
talimatı verilmiş ve bu yolla Müslümanların halka dönük insani yardım
faaliyetleri sabote edilmeye çalışılmıştı. Öte taraftan, bölge halkına şu ana
kadar insani yardım ve destek konusunda hiçbir etkinliği olmadığı halde, Kurban
bayramında TV ve gazetelerdeki reklam ve propaganda eşliğinde bölgeye 100’lerce
işadamı göndertilmiş, kurban kestirilip etleri dağıttırılmıştı.








M. Ali Nur







NOT : Konuyla ilgili olduğu ve yukarıda ifade
edilen hususlar çerçevesinde isimleri geçtiği için, H. Hüseyin BATMANLI, M. Said
ERGİN ve Sıtkı ZİLAN’ın Nasname sitesinde yayınlanan yazılarını bulduk ve burada
yayınlamayı uygun gördük. Hüseyni Sevda Editörü









ÖCALAN HAKKINDA SÖYLENECEK ÇOK ŞEY VAR




14.09.2007 Cuma günü, ANF sitesinde Öcalan’ın
avukat görüşmeleri verilmişti. Bazı hassas konulara değinmiş olması dikkat
çekicidir. Bu hassas konulara yaklaşım tarzı nedeniyle geçmişte bölgede
istenmeyen hadiseler cereyan etmişti. Bu konuları, rahatsızlığa neden olacağını
bildiği halde neden tekrar gündeme getirmiş ve neden buna gerek duymuştu?




22 Temmuz seçimlerinde, Öcalan DTP’den çok şey
bekliyordu. En az 35 milletvekili hayal etmişlerdi. Fakat 35 milletvekili
çıkaramadıkları gibi, AKP doğu ve güneydoğuda oyların ortalama % 56’ sını
almıştı. Haliyle bu, Öcalan ve DTP’yi rahatsız etmiş ve kızdırmıştı. Bununla
birlikte AKP, her ne kadar öyle olmazsa ve öyle olmadığını dile getiriyorsa da,
Öcalan ve DTP’nin gözünde İslam’i bir partidir. En azından öyle olduğunu bilerek
dile getiriyor ve kabul ediyorlar.




Öte yandan, bölgede kendisine rakip gördüğü,
hazmetmediği ve 17 Ocak 2000’deki genel operasyonla bittiğini veya en azından
uzun bir müddet kendine gelemeyeceğini beklediği Hizbullah’ın, kalabalık bir
kitleyle ve gür bir sesle bölgede kısa bir müddet öncesinde sesini duyurmasını
beklemiyordu. Hizbullah’ın bu çıkışı onu rahatsız etmiş ve hoşuna gitmemişti.
Bölgede, şu ana kadar gizliliğinden dolayı Hizbullah’ın tabanı kimse tarafından
bilinmiyordu. Aslında şu anda da durum pek farklı değildir. Çünkü görünenin
yanında görünmeyenlerin hesabını yapmak pek de mümkün değildir. Ancak
Hizbullah’ın zannedilenden çok fazla olduğunu ve geniş bir tabana sahip olduğunu
görmek, bölge üzerinde yapılan bazı hesapları tersyüz etmişe benziyor.
Hizbullah’ın, bölgenin bir gerçeği ve aynı zamanda yer etmiş gücü olduğunu kabul
etmek istemeyenler, içine düştükleri çelişkinin bir kez daha farkına vardılar.




AKP’ye karşı siyasi oy bazında ve bölge halkının
teveccühünün Hizbullah’a yönelmesi noktasında kendisini ve partisini zayıflamış
ve gerilemiş olarak görmek, Öcalan’a çok ağır gelmişe benziyor. AKP’nin zafer
sarhoşluğuyla seçimin hemen ardından İzmir ve Diyarbakır belediyelerine göz
dikmesi ve Tayyip Erdoğan’ın kendi tabanına seslenerek “Sizden bu belediye
seçimlerinde İzmir ve Diyarbakır belediyelerini istiyorum, bunun için şimdiden
çalışın” şeklinde talimat vermesi, bu noktada bardağı taşıran son damla oldu.
Dolayısıyla Öcalan bu iki nokta arasında bir bağlantı ve paralellik kurmuş
olacak ki demecinde ;  "Siyasal İslam cumhuriyetin başından beri partilerle
ilişkili. Geçmişte DP, daha sonra AP ve Milli Selamet, şimdi de AKP ile devam
ediyor. Bu yeni bir şey değil. Siyasal İslam'ın bir kanadı Suriye üzerinden
Suudlara dayanıyor, oradan ekonomik yardım alıyor. Bir kısmı da İran ile
ilişkili. Binlerce Kürt yurtseverini vahşice katleden Hizbullah bunlardan
bağımsız değildir. Bunlar halkımıza iyi anlatılmalıdır. Yaşanan vahşeti
unutmamak gerekiyor. Diyarbakır'da insanlara arkadan yaklaşıp baltayla ya da
enselerine tek kurşun sıkarak binlerce gariban Kürt yurtseverini öldürmediler
mi? Bıraksalar hepimizi vahşice katlederler. Önce Bahriye Üçok, Uğur Mumcu gibi
sol Kemalistleri katlettiler, daha sonra devlet -ki devletin tümünü zan altında
bırakmak istemem- bazı valiler ve garnizon komutanları eliyle özellikle 92'de
Hizbul-kontra olarak Kürtlere karşı kullandılar. Diyarbakır da bir mahkemenin
yıllar sonra verdiği kararda bu yöntemin ne kadar hatalı olduğunu belirtiyordu,
mahkeme bile bunu kabul edilemez bulmuştu.”
şeklinde bir ifade kullanmış ve
Hizbullah ile AKP’yi ilişkilendirmiştir. Aslında Hizbullah’ın AKP ile ilişkili
olmadığını, hiçbir düzen partisiyle şu ana kadar direkt veya dolaylı olarak bir
ilişki veya işbirliğine girmediğini çok iyi de biliyor. Hizbullah şu ana kadar
böyle bir yola tevessül etmedi, bunu programına almadı. Ancak şartlar değişir ve
gün gelir bu alanda faaliyet gösterme ihtiyacını duyarsa, hiç kimsenin şüphesi
olmasın ki, onurlu duruşunu bu alanda da gösterecektir.




Saldırgan tutum, zayıflık ve çaresizliğin
belirtisidir. Yukarıda ifade edilen iki hususu kendisinin ve partisinin
aleyhinde bir gelişme olarak değerlendiren, buna mukabil sürekli ve hızlı bir
şekilde kan kaybına uğradığını gören Öcalan, zayıflık ve çaresizliğini biraz
daha yakından hissetmiş olacak ki, bunun neticesinde Hizbullah hakkında böyle
haksız, yersiz, tutarsız, mesnetsiz ve bir o kadar da çelişki ve iftira dolu
beyanatları yapmıştır, daha önce defalarca yaptığı gibi.




Öcalan, yukarıda geçtiği üzere beyanatında;
Hizbullah’ın binlerce gariban Kürt yurtseverini vahşice öldürdüğünü dile
getiriyor. O gariban dediği ve yurtsever olarak nitelediği insanlar; PKK’nın
önemli adamlarıydı. Bunlar, dağ kadrolarıyla ve PKK’nin dışarıdaki merkezleriyle
irtibatlı ve Hizbullah’a haksızca dayatılan çatışma ve olayları bilfiil
yönlendiren konumlu kişilerdi. Öldürülen diğer bir kısım ise dağ kadrosundaki
militanlardı. Bu militanlardan bir kısmı Hizbullah cemaatine sığınmış ve bir
kısmı da yakalanmıştı. Bunlar, PKK’nin pek çok faaliyetleriyle ilgili
Hizbullah’a bilgi vermiş ve bunların verdiği bilgiler neticesinde PKK’nin bazı
alanlardaki arşivi Hizbullah’ın eline geçmişti.




Yine beyanatında, daha önce defalarca söylediği ve
parti olarak bir strateji haline getirdikleri Hizbul-kontra söylemini dile
getiriyor ve Hizbullah’ı karalamaya çalışıyor.




Papaz, İmam’a ; “senin haçını si……” diye
sövüyormuş. Öcalan’ınki de o misal. Boynunda haç var diye herkesin boynunda haç
olduğunu zannediyor. Ruhi yapısı ve sosyal ilişkileri nedeniyle her gürültüyü
kendi aleyhinde sanıyor, aleyhinde gördüğü ve düşündüğü her olayı da bu Papaz ve
İmam meselesindeki tarz üzere bir yaklaşımla değerlendiriyor ve üzerine gidiyor.



İşin tezat tarafına
bakın ki, Öcalan başta bütün söylem ve pratiğini Atatürk Cumhuriyeti karşıtlığı
üzerine bina ederken, T.C.’nin Kürt halkına yaptığı zulüm üzerinden siyaset
yapıp Kürt halkının da bu duygularından istifade edip yanına çekmeye çalışırken
ve neredeyse partisinin bütün mücadelesinde Atatürk Cumhuriyetini hedef
gösterirken, şu anda Atatürk ve Cumhuriyetin yılmaz savunucusu haline gelmiştir.
O kadar ki; Cumhuriyetin kazanımlarından bir şeyin kaybedildiği vehmine
kapılarak adeta uyarılarda bulunuyor. Beyanatında bu noktaya değinerek şunları
söylüyor : “Bu gün artık M. Kemal’in Cumhuriyeti bitmiştir, ılımlı İslam dönemi
başlamıştır. Şu an AKP'nin duruşu cumhuriyetin bütün kazanımlarını tehdit
etmektedir; Atatürk'ün cumhuriyeti demokratik cumhuriyete dönüştürüleceğine
siyasal İslam'a teslim edilmiştir. Bunu açıklıkla söylüyorum ve bu Baykal eliyle
yapılmıştır. Baykal yürüttüğü kötü siyaset tarzı ile bunlara sebep olmuştur.”
Acaba ne değişti de Öcalan bu hale geldi? T.C. onun istediği değişikliğe mi
uğradı ? Kontra ve kontra faaliyetleri bundan daha fazla ne yapabilir ki?




Kendisinin öğrencilik yılları (kısmen de olsa)
artık sır olmaktan çıkmıştır. O zamandaki ilişkileri ve faaliyetleri, kendisini
yakından tanıyan pek çok kişi tarafından da dile getirildi ve yazıldı.
Suriye’deyken kurduğu ilişkiler hakeza. Yakalandığı zaman uçakta iken sarf
ettiği sözler ise bir utanç abidesi olarak hafızalara kazınmış ve çıkması mümkün
değildir.




Öcalan, ta baştan beri kurduğu kirli iş ve
ilişkileri bir kambur olarak sırtında taşımış ve bu yüzden şaibelerden hiç
kurtulamamıştır. Bunlar, onu en çok tanıyanlar, bilenler ve bir zamanlar onunla
kalanlar ve onunla çalışanlar tarafından da defaatle dile getirilmektedir.
Öcalan bu durumuna bakarak kişileri ve olayları yorumluyor olacak ki,
etrafındakilerin büyük bir kısmını ya hainlikle veya ajanlıkla suçlayarak
katletti, kimi yolunu bulup kaçtı. Aynı şekilde, kendisini kabul etmeyen şahıs
ve kesimleri de ya hainlikle veya ajanlıkla suçlayarak onları karalamaya ve
kötülemeye çalışıyor. Bunu bir taktik olarak kullanmakla birlikte sürekli
gerginlik çıkarma, düşman oluşturma ve bu kaos ortamında oluşan savunma
psikolojisinden istifade ederek yandaşlarını bir yandan birlik halinde ayakta
tutmaya ve diğer yandan da dikkatleri diğerlerinin üzerine çekmeye
çalışmaktadır. Nitekim Öcalan gibileri puslu havayı severler.




Öcalan ve partisi, Hizbullah ile girdiği çatışma
öncesinde Kürdistan’da kendilerinin dışında örgütlü bir gücün varlık
göstermesine ve gelişmesine izin vermemişti. Sadece ayrı örgütlenmelere değil,
bireysel olarak dahi kendisiyle görüş ayrılığı içerisinde olan, kendisine
bağlanmayan veya kontrolüne girmeyen hiç kimsenin varlık göstermesine tahammül
etmiyordu. Kendisine karşı çıkan ve boyun eğmeyen herkesi; işbirlikçi, ajan,
hain vb. yalan, iftira ve ithamlarla karalıyordu. Böylece ileride bu insanlara
karşı yapacağı eylemlere gerekçe ve zemin hazırlıyordu. Bu taktik ve politik
yöntemlerle teşhir ettiği insanlara sonradan darbe vurup etkisiz hale
getiriyordu. Aynı taktiği Hizbullah’a karşı da uygulamak istiyordu. Bu amacına
ve taktik hedeflerine ulaşmak için Hizbullah’a karşı yoğun bir karalama
kampanyası yürütüyordu. Hizbullah’ın İslami faaliyetlerini çok çirkin bir
şekilde, yalan ve iftiraya dayalı propaganda ve psikolojik savaş kampanyalarıyla
engellemeye çalışıyordu.




Öte yandan bu beyanatında; “Siyasal İslam’ın
Hizbullah pratiğini unutturmayacaksınız…..” diye kendi yandaşlarına önemli ve
bir o kadar da gerginlik ve kaos kokan talimatlar veriyor.




Bundan dolayı sormadan edemiyoruz. Ne anlama
geliyor bütün bunlar, Öcalan ne yapmak istiyor? Yeni bir kaos ve gerginlik
ortamı mı oluşturmak istiyor? Yoksa Öcalan, Kürt halkı içinde hızlı bir şekilde
uğradığı nüfuz kaybını ve kendi tabanının dağılmasını önlemek için yine
gerginlik ve koas ortamını mı seçiyor ? Yoksa Hizbullah’a karşı yine aynı
taktiği devreye koymanın sinyallerini mi veriyor? Bunu bir çare olarak mı
görüyor? Yoksa şu ana kadar geçen süreçte yaşananlardan, çekilen sıkıntılardan,
görülen zararlardan hiç mi ders ve ibret alınmadı? Yoksa tamamen kendi
inisiyatifinin dışında birilerine karşı görevini mi yerine getirmeye çalışıyor?




Çünkü bu tür beyanatlar hayra alamet olmadığı
gibi, tehlikelidir. Kimsenin Kürt halkı arasında tekrar gerginlik ve kaos ortamı
oluşturmaya hakkı yoktur. Kimsenin tekrar o bölgede çatışma ortam ve zeminini
oluşturmaya hakkı yoktur. Öcalan’ın kendi yandaşlarına bu yönde talimat vererek
ortamı germeye hiç hakkı yoktur. Buradan kendisini de yandaşlarını da uyarmayı
bir vazife biliyorum. Geçmişte yaşananlardan ibret alınmalı ve ders
çıkarılmalıdır. Konumu ne olursa olsun, yanlış politikaları ve yanlış
değerlendirmeleri yüzünden halka ve bölgeye zarar veren biri ya engellenir veya
itaat edilmez ve uyulmaz. Bu konuda aklı başında olan yetki sahiplerine çok iş
düşmektedir. Sağ duyu ile hareket etmelidirler.




Şu bilinen bir gerçektir ki, Hizbullah hiçbir
zaman saldırgan taraf olmamış, hatta bölgede güçlü olduğunun hissine ve
sarhoşluğuna kapılan PKK’nin hiçbir kural tanımadan gerçekleştirdiği eylem ve
saldırıları durdurmak ve olası bir çatışmanın önünün alınması amacıyla pek çok
defa ciddi girişimlerde bulunmuştur. PKK elemanları tarafından Hizbullah’ın bazı
mensupları şehit edilip bazıları yaralanmasına rağmen, bu girişimlerini
sürdürmeye devam etmiş ve 4-5 aydan fazla bir süre saldırılara cevap bile
vermemiştir. Hatta bir defasında Hizbullah’ın mesajını götüren elçiye, hiç bir
parti veya teşkilatta örneği görülmeyecek kabalıkla muamele edilmiş, keleş
dipçiğiyle başına vurulmuş ve “Biz, neyin çıkarımıza ve neyin zararımıza
olduğunu sizden daha iyi biliyoruz. Bunları siz bize öğretemezsiniz. Sizin
nasihatlarınıza ihtiyacımız yoktur. Eğer gerçekten devlete muhalifseniz gelin
PKK’ye katılın ve PKK’nin önderliğinde bu mücadeleyi sürdürün. Eğer bunu
yapmıyorsanız bu işi bırakın ve bölgeyi terk edin. Eğer bunu da yapmıyorsanız,
size yönelir ve sizi imha ederiz. Buna göre hangisini istiyorsanız kendinize
tercih edin”  demişlerdi. Bununla, Hizbullah’ı üç seçenekten birini tercihle baş
başa bırakmışlardı. Daha doğrusu zorunlu bir savunma savaşına mecbur
ettirmişlerdi.




Gerçekleri kabul etmekten uzak bir gurur, siyasi
basiretsizlik, bağnazlık, saldırganlık ve tahammülsüzlük gibi özellikleri
kendinde barındıran Öcalan, Kürt halkını olduğu gibi Hizbullah’ı da ve bölge
şartlarını da doğru teşhis edemediği ve geleceği göremediği için, ayrıca kendi
insanına gereken önemi veremediği ve maslahat diye bir şey tanımadığı için
yıllarca süren ve büyük can ve mal kaybına yol açan bir çatışmanın başlamasına
sebep oldu. Bu yanlışın bedelini çok acı bir şekilde kendi partisine ve
partisinin mensuplarına ödetti. Ancak ne yazık ki bu zarar sadece kendi
yandaşlarıyla sınırlı kalmadı, aynı şekilde Hizbullah’a ve bölge halkının tümüne
zarar verdi. Bu bakımdan Öcalan, yukarıda bahsi geçen beyanatında ifade
ettiğinin aksine bütün bu olayların müsebbibidir ve gariban Kürt yurtseveri
dediği o insanların ölümüne de, Kürt halkının bölgede çektiği maddi-manevi her
türlü zarara da ve Hizbullah mensubu 400’den fazla insanın kanının dökülmesine
de kendisi sebep olmuş ve bunların baş sorumlusudur.




Öcalan, beyanatında “Ben Kürtlere önderlik
ettim…..” demektedir. Kürtlerin önderi böyle mi olmalı?



ÖCALAN KÜRT HALKININ ÖNDERİ OLAMAZ




Kürt halkına söven, onları cahillikle ve
ahmaklıkla itham eden biri, Kürt halkının önderi olamaz. Kürt halkının dinini,
değerlerini, kültürünü ayaklar altına alan, çiğneyen ve ortadan kaldırmaya
çalışan biri, Kürt halkının önderi olamaz.




Öcalan, Kürt halkına karşı bunları yapmıştır ve
halen de yapmaya devam etmektedir. Kürt halkı, her şeyden önce Müslüman bir
halktır. Dini İslam’dır. Öcalan ise Kürt halkının asıl dininin Zerdüştlük
olduğunu, İslam dininin Araplara ait olduğunu savunmuş ve Kürtlerin İslam’dan
uzaklaşması için elinden geleni yapmıştır. Muhammed (sav) Arapların peygamberi
ve kurtarıcısı idi, ben de Kürt halkının önderi ve kurtarıcısıyım ve bu anlamda
Kürt halkının peygamberi gibiyim diyecek kadar ileri gitmiştir. Marks’ın ve
Engels’in Allah’ı inkar eden ve her şeyi maddeye bağlayan felsefesine inanmış ve
bunu Müslüman Kürt halkına dayatmaya çalışmıştır. Halkı korku ve baskıyla
sindirerek, halkın İslami inanç ve değerlerini yok edip, kültür ve inancına
yabancı gayr-ı İslami ideolojik değerleri toplumda yerleştirmeye çalışmış, bunu
da hedef kabul etmiştir. Eğer gerçekten Kürt halkını savunuyor olsaydı, sadece
Kürt halkının menfaatine çalışırdı. Onun diniyle, kültürüyle ve değerleriyle
oynamazdı. Ancak halkın dini ile alay etti, onları gericilikle suçladı, onların
İslam’dan uzaklaşmaları ve kendi savunduğu ve kendisinden başka kimsenin
bilemediği ve halen de çözemediği yeni bir dine zorladı. Bu dinin bilinen tek
tarafı, Marks ve Engels’in ortaya attığı şekliyle, bütün kainatı yoktan var eden
ve alemlerin Rabbi olan Allah’ı inkar etmek ve bundan dolayı da İslam’ı din
olarak kabul etmeyip reddetmektir. Bu konu Öcalan tarafından parti içinde o
kadar işlendi, o kadar üzerinde duruldu ve İslam dininin hem ilerlemeye ve hem
de Kürt halkı için düşündükleri sosyal düzene en büyük engel oluşturduğunu
söylediler ki, partinin öncü kadrosu başta olmak üzere diğer yandaşları, kendi
felsefelerini hayata geçirmek için İslam dininin öncelikle ortadan kaldırılması
gerektiğine, çünkü önlerindeki en büyük engelin  bu olduğuna tamamen inandılar.
Söz konusu olan bu beyanatında bu konuyu da tekrar gündeme getirmiş ve “siyasal
İslam Kürt sorununu çözemez.” Şeklinde bir ifade kullanmıştır. Bu nedenle nerede
örgütsel faaliyet yürütmüşlerse, orada ilk önce İslam  dinini karalamaya ve
halkın arasından çıkarmaya, uygulanmaz hale sokmaya çalışmışlardır. Zaten
Hizbullah’a besledikleri kin ve öfkenin temelindeki asıl neden de bu değil
midir?




Kürt halkının yüzyıllardır beraberinde getirdiği
ve tabiatının bir parçası haline gelen iki değişmez temel özelliği vardır ki,
birincisi ; dinine ve namusuna olan düşkünlük ve bağlılığıdır. Bu yüzden dini
değerler bu halkın geleneklerini, örf ve adetlerini şekillendirmede vazgeçilmez
temel unsur halini almıştır. Ayrıca aileye ve kadına ayrı bir değer vermesine
sebebiyet vermiştir.




İkincisi de; dili, kültürü ve gelenekleri
konusundaki titizliğidir. Bu yüzden Kürt halkı dilini, kültürünü ve
geleneklerini yüzyıllardır muhafaza etmiş, özellikle T.C. kurulduktan sonra
maruz kaldığı eritme ve sindirmeye dönük baskı politikalarına rağmen ayakta
tutmuştur.




Kürt halkı dindar olduğu ve namusuna düşkün olduğu
için kızları ve kadınları örtünmekte ve bu, Kürt halkının yüzyıllardan beri
süregelen vazgeçilmez geleneğidir. Çünkü Kürt halkı İslam dininin değerlerini
benimsemiş ve hayatı için temel eksen olarak almıştır. Bununla beraber namusu
konusunda hassas ve tahammülsüzdür, yoldan geçerken hanımına veya kızına
yöneltilen bir bakıştan bile son derece rahatsız olmaktadır.  Dikkat edilirse
halen de çoğunluk itibariyle kız çocukları ilkokuldan sonraki okullara
gönderilmemekte, kadınlar çarşı ve pazarlara bırakılmamaktadır. Eğer mevcut
düzen kanunlarında örtü yasağı olmasaydı, kız ve erkekler aynı ortamda okumak ve
çalışmak zorunda bırakılmasaydı durum bunun tam tersi olurdu. Kürt halkının bu
sebeplerle kız çocuklarını okula göndermemeleri ; “Kürtler kız çocuklarına ve
kadınlarına değer vermiyor” diye haksız bir şekilde itham ediliyor. Halbuki
durum bunun tam tersidir. Yukarıda ifade edildiği gibi, halkımız dinine ve
namusuna son derece bağlıdır ve dolayısıyla kadınlara ayrı bir önem vermektedir.
Kızlara ve kadınlara namus simgesi olarak bakmakta, onları örtüleriyle ve
iffetleriyle birlikte korumayı da namus görevi olarak kabul etmektedir.




Bu açıdan olaya bakıldığında görülmektedir ki,
Atatürk Cumhuriyeti bu kadar yoğun çabasına, bu kadar kan dökmesine ve bu kadar
zulmüne rağmen Kürt halkını bu değerlerinden ve kültüründen vazgeçiremezken,
Öcalan ve partisi, Kürt halkının en çok hassas olduğu din ve namus konusunda
Kürtleri dejenere etmeye, onları kendi öz değerlerinden uzaklaştırmaya, onların
değerlerini ve inançlarını ayaklar altına almaya çalıştı. Böyle biri, böyle bir
halka önder olabilir mi?



ÖCALAN, KÜRT HALKINI VE SAHİP OLDUĞU DEĞERLERİ
KENDİ ŞAHSINDA ALÇALTMIŞTIR




Şu bir gerçektir ki, Öcalan ve partisini bugünlere
getiren, kısa bir süre içinde büyümesini sağlayan, Öcalan ve partisinin
başarısı, doğru ideolojisi veya doğru taktikleri değildir. Aksine, TC’nin bölge
halkı nezdindeki gayr-ı meşruluğu ve zulme dayalı yanlış politikaları buna
sebebiyet vermiştir. Ayrıca ilk çıktıkları dönemde bölgede alternatiflerinin
olmaması, halkın başka bir tercih ve seçeneğinin bulunmaması, TC’nin yanlış
uygulamaları ve baskılarıyla birleşince, bütün bu yanlış strateji ve
taktiklerine rağmen Öcalan’ın partisi layık olmadığı ve hak etmediği bir şekilde
büyüyüp gelişmesi için uygun ortam ve şartlar sağlanmış oldu. Ancak bütün
bunlara rağmen Öcalan, bunu iyi değerlendirememiş, bu kazanımlara sahip çıkıp
Kürt halkına hizmet edeceğine, kendi emellerine alet etmiş ve zarar vermiştir.




Siyasi dürüstlüğü yok etmiştir. Kendisi sürekli
beyanatlarında siyasi dürüstlükten dem vurur, kendi yandaşlarını eleştirir ancak
kendi şahsında siyasi dürüstlüğü ayaklar altına almıştır. Rahat olduğu bir
zamanda konuşması ve beyan ettiği fikirleri ile sıkıntılı olduğu ve örgütçe
sıkıntı çektikleri bir zamandaki beyanatları ve ileri sürdüğü görüşleri arasında
uçurumlar olduğunu görürsünüz. Dün söylediği, bu günü tutmamaktadır. Her gün
ayrı bir fikir ve model ileri sürmektedir. Başkasının görüşlerini de beğenmez ve
kıymet vermez. İlkeli hareket etmez ve yandaşlarına da ettirmez. Sürekli
demokrasiden ve demokrasinin pratik gerçeğinden bahseder ancak, kendi şahsında
mutlak bir diktatörlük geliştirmiştir. Örgütün kanunu, ilkeleri, hedefleri
tamamen kendisinden ibarettir. Şahsı bir yana, örgütün geri kalan bütün
mensupları bir yana olsa, kendi bildiğinden şaşmaz ve diğerlerinin tümüne
muhalif gözüyle bakar, karşı çıkana da o muameleyi yapar.




Dine ve dini değerlere savaş açarak binlerce
insanımızı dinsizleştirmiş ve dini emellerine alet etmiştir. Bir taraftan dini
tümden ret ve inkar ederken, diğer taraftan dindarlar birliği gibi adlarla
dindar kesimi kendi partisinin çatısı altında örgütlemeye çalışmaktadır.
Bununla; bir yandan dine karşı olmadıkları imajını Kürt halkına vermeye
çalışmak, diğer yandan da dinsizliği kabul etmeyenlerin Kürt kimliklerini su-i
isti’mal ederek onları kendi partisinin çatısı altında tutmaya çalışmaktadır. Bu
konudaki diğer önemli bir husus da; dini tekeline almaya ve kendi görüşleri
doğrultusunda kullanmaya çalışmasıdır. Bu noktada Kürt halkını hep kandırmış,
içine düştüğü çelişkileri bertaraf etmek için gayri ahlaki her türlü taktik ve
propagandayı yapmış ve yapmaya devam etmektedir.




Muhalif diye Kürt halkından binlercesinin kanına
girmiştir. Toplumdaki çeşitli kesimler arasında var olan çekişme ve ihtilafları
kullanarak yada sunni gerginlik çıkarıp kaos ortamı oluşturarak bunun üzerinden
siyaset yapmayı ve böylelikle ortam hazırlayıp yer ve taraftar edinmeyi örgütsel
politika haline getiren Öcalan, bu bağlamda çok sayıda kişinin öldürülmesine,
pek çok kişinin yerinden ve işinden olmasına ve bölgedeki sosyo-ekonomik yaşam
ve ilişkilerin bozulmasına sebep olmuştur. Kendi emrinde olmasına ve partisinin
mensubu bulunmasına rağmen, görüşlerine muhalif olan veya istediği gibi hareket
etmeyen yüzlerce kişiyi hain veya ajan diye öldürtmüştür. Kendisini ve partisini
desteklemiyorlar diye pek çok köyde toplu öldürmelere, ev yakmalara ve adam
kaçırıp işkence ile öldürmelere girişmiştir. İkna ile dayatmayı, idare ile
iktidarı, otorite ile diktatörlüğü her defasında birbirine karıştırarak, kendi
örgütünde de toplumda da pek çok karışıklığa ve kaosa sebebiyet vermiş,
kendisinden başkasını görmemiş ve kabul etmemiş, kendi örgütünden başka bir
örgüt ve yapıyı da kabullenememiş ve sindirememiştir. Bu yüzden muhalif gördüğü
şahıs ve örgütleri yok etme yoluna giderek pek çok kişinin kanına girmiştir.
Neticede, Kürt halkına sürekli kan, acı ve gözyaşı sunmuştur.




Kürtlerin namus duygusunu ayaklar altına almıştır.
Öteden beri dinine ve namusuna karşı çok duyarlı ve katı olan Kürt halkının
namus duygusunu yok etmeye çalışmıştır. Cinsel özgürlüğü savunmuş ve bunu başta
gençler olmak üzere topluma yerleştirmeye çalışmıştır. Namus duygusunun
kabarıklığından kızını sokağa salmayan Kürt halkının pek çok kızını dağlara
kadar çıkarmış, onlara güvercinlerim demiş ve güvercin muamelesi yapmıştır.
Kadının namus ve iffetinin simgesi olan örtüye karşı savaş açmış, bu konuda
Atatürk Cumhuriyetinin Kürt halkı içinde yapamadığı dejenerasyonu yapmıştır.




Eylem ve saldırılardaki mertliği yok etmiş yerine
kalleşliği koymuştur. Bir örgütün veya teşkilatın sahip olduğu düşünce ve
değerler eğer ciddiyet, dürüstlük, güven, ahlaki değerler gibi kurallara bina
edilmez; buna mukabil sahtekarlık, ciddiyetten uzak, yanlış, hiçbir ahlaki
kurala riayet etmeyen, güvenirliği olmayan, kaypak, fırsatçı ve sözüne sadık
kalmayan, her zaman ihanet eden, şantaj ve komplolara başvuran, iftira ve yalan
ile karalamayı ahlak edinen, günü kurtarma peşinde koşan ve istikrarlı bir
çizgisi olmayan tutarsız bir şekilde hareket ederse, böyle bir örgüt ve
teşkilatın eylemlerinde adalet, insaf, ölçülülük, hakkaniyet ve mertlik
bulamazsınız. Hedef gözetmeden, suçlu suçsuz ayırımı yapmadan insanları
öldürdüğünü görürsünüz. Bir evde birini hedef seçtiğinden, o evi içindeki
kadın-çocuk-yaşlı ayırımı yapmadan rahatlıkla bombalayabildiğine şahit
olursunuz. Kürt halkı kalleş bir halk değildir. Yüzyıllardır kendi içinde kabile
veya mal-arazi kavgaları yapmış, ancak mertliğini kalleşliğe tebdil etmemiştir.
Bu açıdan Öcalan, kavga kültüründe mertlik diye bir şey bırakmamış, kalleşliği
meşrulaştırmıştır.



ÖCALAN, KÜRTLERE ZARARDAN BAŞKA BİR ŞEY
VERMEMİŞTİR




Kürt halkının haklarını savunduğunu ileri süren
Öcalan, şu ana kadar Kürt halkına hiçbir kazanım sağlamamıştır ve Öcalan ile
Kürt halkı şu ana kadar bir adım bile ileri gitmemiştir. Yaklaşık 30 yıllık bu
süreçte binlerce Kürt insanı öldürülmüş, binlercesi yerinden ve işinden olmuş,
yine binlercesi içeri girip ağır işkencelerden geçmiştir. Bütün bunlar ağır
bedellerdir. Bu ağır bedeller, mutlaka beraberinde kazanımlar getirmelidir.
Çünkü külfet karşılığında nimet elde edilir. Ancak gelinen noktada Kürt halkının
da bölgenin de durumu malum. İddia edildiği gibi Kürt halkı diline de, kültürüne
de, sosyal yada ekonomik haklarına da kavuşmamıştır. Devlet ise, onun ve
partisinin sayesinde pek çok konuda uzman oldu. Halkı ajanlaştırmada, örgütlerle
mücadelede, bölgeyi sosyal, ekonomik ve coğrafik olarak tanımada, takip,
kontrol, dinleme vs gibi teknik aletleri bölgenin her tarafına yayma ve
kullanmada, bölgedeki asker ve polis sayısını arttırma ve bölgeyi her açıdan
kontrol altına alma konusundaki tecrübede, her türlü silah ve techizat ile
birliklerini donatmada vs tam uzmanlaştı, donandı ve deyimi yerindeyse tam
devlet oldu, gücüne güç kattı, tecrübe edindi.



Dolayısıyla Öcalan ve müdavimleri var oldukça Kürt
halkı zarar görmeye devam edecektir.



Yazıma burada son verirken şu hususu belirtmek
istiyorum. Eğer gerek görürsem Öcalan hakkında bir dizi yazı hazırlayıp
yayınlayacağım. Ne kadar uzun olur bilmiyorum ancak, öğrencilik yıllarından
itibaren ele alıp şu ana kadar gelinen süreçte olup bitenleri ve yaşananları
detaylı bir şekilde yazacağım. Buna, gelişmeler yön verecektir. 19.09.2007
HASAN HÜSEYİN BATMANLI










Sayın Şükrü Gülmüş.




Bir müddettir sitenizde Hizbullah ile ilgili
haberler yayımlanmaktadır. Bu haberlerin önemine binaen bir yazı yazmayı gerekli
gördüm.




ANF sitesinde Abdullah Öcalan’ın avukat
görüşmelerinde Hizbullah ile ilgili olarak verdiği talimatlar açık ve ortadadır.
Hasan Hüseyin Batmanlı’nın bu mesele ve Abdullah Öcalan ile ilgili açıklamaları
da olayın ehemmiyetini ortaya koymaktadır.




Öncelikle islamdaki “düşünce ve inanç özgürlüğü”
sınırları ve tanımı hiçbir ideolojide ve düzende olmadığı kadar geniş, mantıklı
ve adildir. Hizbullah düşünce ve inanç özgürlüğünü savunmakta; bunları
gölgeleyen ve engelleyen etkenlere de karşı çıkmaktadır. Bu nedenle ona karşı
cephe açıp fiili saldırıya geçilmediği müddetçe kimsenin ‘kellesinin gitmesi’
endişesine kapılmasına gerek yoktur. Bundan emin olabilirsiniz.




Sağlam bir delile dayanmayan yorum ve
değerlendirmeler her zaman gerçeği ifade etmez. Bilakis bazen iftiralara ve
kişilik haklarının çiğnenmesine sebebiyet verir. Eğer sadece yorumlara dayanarak
insanlar bir şeylerle itham edilirse bunu sizin hakkınızda veya başkası hakkında
da kolaylıkla yapmak mümkündür. Şahsınızı böyle tanımamakla birlikte objektif 
ve sorumlu bir Kürt Bireyi olarak görür, ‘demokrasi hakkınıza sığınmaktan’
ziyade bölge insanımızı gelişen tehlikeli durumlar hakkında uyarmak ve
aydınlatmayı da “sorumlu birey” olmanın bir gereği olarak görüyorum.




Bazıları bu gerçeği kasıtlı veya kasıtsız gizlese
de bölge halkımız ve PKK (muhtemelen o zaman siz de PKK saflarında idiniz) bunu
çok iyi bilmektedir ki PKK-Hizbullah çatışmasının tek müsebbibi PKK’dir. Böyle
bir çatışmanın ne PKK’ye ne de Hizbullah’a yaramayacağını; bundan tek istifade
edecek gücün devlet olacağını Hizbullah defalarca ilgili kanallardan PKK’ye
bildirmiş ve böyle bir çatışmayı istemediğini dile getirmiştir. “KENDİ DİLİNDEN
HİZBULLAH VE MÜCADELE TARİHİNDEN KESİTLER” kitabında da bu mesele açıkça izah
edilmiştir. Bu çatışma PKK’nin saldırılarına paralel olarak sürüyordu. Hatta bir
yerleşim yerinde PKK başlatmayıncaya kadar çatışmalar baş göstermiyordu.
Hatırlıyorum, Hizbullah Batman’da mahalle mahalle sürecini izledi. Bir mahallede
PKK saldırıları başlamayıncaya kadar Hizbullah bu mahallede karşılık vermiyordu.
Bütün şartlara rağmen eğer başka imkan olsaydı Hizbullah’ın yine de bu
çatışmanın içine girmemesi daha iyi olacaktı. Ancak buna imkan kalmamıştı.
Herhalde bütün Hizbullah mensuplarının PKK tarafından kurbanlıklar gibi kesilme
sıralarını beklemeleri düşünülemezdi. Bu, PKK’nin dayattığı bir çatışmaydı.
Bundan en büyük zararı PKK ve Hizbullah gördü, kazançlı çıkan TC oldu. Derin
devletin güçleri olan MİT, JİTEM ve Polis İstihbaratının bu çatışmayı
körüklediği de bir gerçektir. özellikle vurulmaları kolay ve risksiz olan her
iki taraftan da bazı kişilerin bu güçlerin tetikçileri tarafından vuruldukları
ve böylece bu çatışmanın körüklendiği gerçeğini Hizbullah ortaya çıkarmıştır. O
zaman Abdullah Öcalan bas bas bağırarak ateşkes istiyordu. Yayın organlında bunu
dile getiriyor ve karşılık bekliyordu. Hatta yalan yere ateşkes yaygarasını
çıkararak bazı yerleşim yerlerinde kutlamalarını dahi yaptılar. Şeytanca bir
manevrayla sonucu lehine çevirecek bu oyununu bozan Hizbullah’ın ciddi tavrını
anlayınca çatışmaların dozunu indirdiler. Zaten onların saldırılarına paralel
gelişen çatışmalar böylece kendiliğinden durma noktasına geldi. Abdullah Öcalan
o zaman durumun ciddiyetini ve vehametini anlamıştı. Ancak ne oldu da şimdi yine
oluşan sükunetin bozulması yönünde talimatlar veriyor? Bundan çıkarları ne
olacak? Son gelişmelere bakılınca mesele anlaşılmaktadır. Son seçimlerden sonra
ortaya çıkan manzara ortada. PKK güç kaybetmiş. Bu sonuçlardan kim rahatsız
olabilir. Bunun cevabı da açıktır. Abdullah Öcalan, partisi ve Derin devlet!!!




Bölgede Hizbullah ile bir çatışmanın partisine
hiçbir katkı sağlamayacağını mutlaka biliyordur. Peki o zaman “… hizbullah’ı
unutturmayın” talimatları niye? Her insanın kendini savunma hakkı kutsaldır.
Hizbullah hiçbir zaman böyle bir çatışmayı istemez ve buna sebep olmaz. Ancak
görünüyor ki Abdullah Öcalan ve derin devletin istek ve eğilimleri doğrultusunda
bir girişim vardır. Apo’nun bu talimatlarından önce de bu minvalde bazı
sinyaller görünüyordu. Bilinmelidir ki Hizbullah bu oyunlarını bozacaktır.




Bu durumda halkımızın uyanık ve özellikle de DTP
mensuplarının sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekir. Halk eğer DTP ye bir
sorumluluk yüklemişse onların da bunun bilincinde olması ve neyin Kürt halkına
ve kendileri için zararlı olduğunu fark etmeleri gerekir.




Bölge halkı birbirini iyi tanımaktadır. Özellikle
Nusaybin, Cizre, Batman, İdil gibi yerlerde her kes birbirini tanır. Hizbullah’a
karşı yapılan eylemlerde tetikçilerin çoğusunu tanımak o kadar zor değildi. Bu
şahıslar künyeleriyle ve yedi sülalelerine kadar tanınıyorlardı. Ondan sonra bu
eylemleri dağdaki militanlar gelip şehir merkezlerinde gerçekleştirmiyordu.
Kırsal alanlarda da yapılan eylem ve baskınlarda elemanların yüzde 10’u ancak
dağdaki militanlar oluşuyordu. Geri kalan yüzde 90’ı yine yerel halktan olan
milis güçleri idi. Zaman zaman bu çatışmada Hizbullah’ın PKK’nin militan
güçlerini değil silahsız güçlerini hedef aldığı gibi komik suçlamalar yapılıyor.
PKK’nin dağ kadroları mı gelip şehir merkezlerindeki Hizbullah mensuplarından
yaşlı, çocuk, kadın, erkek, esnaf, işçi vs.. savunmasız insanlara karşı eylem
yapıyordu? Halkın birbirini tanımasına ilaveten örgütlerin faaliyetlerinden biri
de birbirlerini iyi tanımalarıdır. Hal böyle olunca zaman zaman ortaya atılan
böylesi iddiaların ne kadar içi boş iddialar olduğu da açıktır.




Sayın Şükrü Hoca, gerçekçi ve mert olmak lazımdır.
Olaylara da böyle yaklaşmak gerekmez mi? Siz hem siyasi hem de örgütsel mücadele
tecrübesi olan birisiniz. İslam ve İslami hükümlerden ne kadar malumatınız var
bilemiyorum. 80’li yıllardaki komünist ve materyalist ideolojinin islamı
karaladığı, çağdışı bir zihniyet olarak gösterdiği, halkları özgürlüklerine
kavuşturamadığı, çağdaşlık ve moderniteden uzak olduğunu söylemiyor muydu?
İslam’a karşı olduğundan ve aynı bölgede başka bir gücün varlığını
istemediğinden dolayı Hizbullah’a karşı savaş açmadı mı? Hizbullah kendini
savunmak zorunda kalmadı mı? Kendini savunmak bir hak değil midir?




Hizbullah kendini savunmak zorundadır ve böyle
bir hakkı da vardır. Şöyle veya böyle ellerine geçirdikleri bir güçle azıtarak
birileri gelecek senin dinine, namusuna, şerefine, malına, mukaddesatına,
sövecek, elini uzatacak, katledecek, vahşice işkencelerden geçirecek,
bombalayacak, kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden imha edecek, ambargo
uygulayacak, yolunu kapatacak, hayat hakkı tanımayacak, sürecek, yerinden
yurdundan edecek, ve akraban komşun, mahallelin de bütün bunlara isteyerek veya
istemeyerek ya ses çıkarmayacak veya tam destek olup her türlü yardım yataklığı
yapacak, yapılanlara alkış tutacak; karşılık verince de vaveylalar koparılarak
efendim bu vurulanlar PKK ile ilgileri yok, masum insanlar öldürüyorlar….
Nasılsa propaganda imkanları hepsi ellerinde… Ve sen sesini etmeyeceksin. Olur
mu böyle şey? Bu kadar zillet hangi kitapta yazar?




Meseleyi trajedi şeklinde verdiğiniz “hizbullah
mağdurları” serilerinize getirmek istiyorum. Yukarıda söylediğim gibi gerçekçi
ve mertçe olaylara bakmak lazım. İnsafınıza her üç kızın anlattıkları olayların
hangisini akla, mantığa, vicdana, insanlığa ve islama sığdırabilirsiniz? Eğer
söylendiği gibi, başı açıklık, oruç yemek, kot pantolon giymek ve Kürd olmak
(özellikle bu çok ahmakça bir laf) cezalandırılmayı, kesilmeyi gerektiren suçlar
ise acaba insanlarımızın kaçta kaçı bu suçların dışında kalır? Şimdi de
bölgemizde her gün onlarca ahlaki ve adli vakalar olmaktadır. O zaman bunları da
Hizbullah mağdurları diye rahatlıkla verebilirsiniz. Hizbullah mecbur kalmadığı
müddetçe ve başka alternatif kalmayıncaya kadar eyleme başvurmaz. Bu
Hizbullah’ın prensibidir. Ayrıca oruç yiyenleri öldürmek, başı açıklara karşı
şiddet kullanmak, gayri ahlaki davranışlarda bulunanları kesmek… vs yöntemleri
çözüm olarak görmediği gibi bu yollara da baş vurmaz ve tasvip de etmez. Bunlar
İslami de değildir. İslam düzeni ve sisteminde ceza hukuku ve toplumsal yaşamı
düzenleyen kanunlar bellidir. Eğer Hizbullah birilerine karşı eylem yapacaksa
önceden bunun bilgisini toplar, somut ve müşahhas hale getirir ve başka
alternatifleri (uyarı, ikaz, tehdit) önce devreye koyar. Eğer bunlardan netice
alınmazsa ve başka çarede kalmazsa o zaman harekete geçer. Öyle kimsenin başı
açıklığı ile, giyim-kuşamı ile, ibadi vecibeleri ile alakadar olmaz. Bütün
bunlar yapılan propagandaların neticesindeki karalama kampanyalarıdır. Eğer
böyle ajite edici hikaye ve öyküleri yayınlayacaksanız size çok daha trajik
öyküleri yazıp göndereyim. Çünkü hamile kadınların, yetmişlik dedelerin,
kundaktaki bebeklerin kasaturalarla parçalanıp diri diri ateşe nasıl atıldıkları
zihnimizde henüz tazeliğini korumaktadır. Hogır’ın yaptığı katliamlar yazılsa
kitap sayfaları yetmez. Sadece ve sadece Hizbullah sempatizanı oldukları için
içerde kim var kim yok demeden bombalanan ve yakılan evler, katledilen 7
yaşındaki kız ile yaşlı annesi, sokaktaki 7 yaşındaki çocuk, gelip içerde oturup
bir saat konuşup yemeğini ve çayını içip dışarı çıktıktan sonra kapının
arkasından taradıkları aile bireyleri, PKK ye destek vermedikleri için
kurşunlanan ve hastaneye dahi götürülmesine izin verilmeyen ve sabaha kadar
hanımının ve küçük çocuklarının kullarında kan kaybederek can veren ,
vücutlarının üzerine saatlerce naylon eritilen ve vahşice öldürülen, cesetleri
yakılan mollalar, öğretmenler….. ve daha niceleri… hangisini anlatmamı
istiyorsunuz?




Siz ne kadarından haberdarsınız bilemiyorum ama
Kürdistanımızda çok garip dolaplar dönmektedir. Mit’in, Jitem’in, Polis
istihbaratının korucu ve işbirlikçileriyle neler yaptıkları ve ne tür komplolar
kurup hayata geçirdiklerini ancak Allah bilir. Hizbullah bunların çoğunu deşifre
etmiştir. Bölgedeki bütün hırsızlık ve fuhuş çeteleri hepsi bu güçlerce organize
edilmektedir. Bu çeteleri Müslüman ailelere ve özellikle gençlere nasıl musallat
ettiklerini çok iyi biliyoruz. İnsanlarımıza kurdukları tuzaklar, yaptıkları
şantajlar ve tehditler..ve bunlar vasıtasıyla yaptırdıkları… dizi şeklinde
verdiğiniz trajik hikayelerin aynısını en çok gözaltı ve polis sorgularında
duymuşuz. Buralarda bu trajik hikayeler çokça anlatılmaktadır. Acaba aynı
mahreçten çıkma haberler değil midir?




Zamanım olsa Berzan Boti’nin yazısı üzerine de bir
yazı yazmayı düşünüyorum.



Akla, mantığa, insafa, insanlığa ve islamiyete
sığmayan bunca yazıya yer verdiğinize göre her halde benin küçük çaplı da olsa
yazmış olduğum bu cevap hakkına da yer vermekten kaçınmazsınız. Bu vesile ile
selamlar… M. Sait ERGİN





KÜRD HAMAS’I VEYA KİM DOĞRU SÖYLÜYOR

Sıdkı Zîlan /Nasname Yazarı-Amed

(

sidki_zilan@mynet.com
)

PKK ve DTP’nin mevzi kaybetmesi, Kandil ve Güney Kürdistan’a yönelik tehdit ve
saldırılar karşısında; Öcalan, PKK yetkilileri ve onların görüşleri doğrultuda
yayın yapan yayın organları değişik ikna metotlarına başvurarak iyi ve kötü Kürd
ayırımını dile getirerek Kemalist düzeni uyarma görevlerini yerine
getirmektedirler. Buna paralel bir yazıyı da Hürriyet Gazetesinde Enis
Berberoğlu yazarak Türk devletini erkenden uyarma görevini pekiştirmiştir. Yarı
resmi Hürriyet yazarı ile PKK ve ona yakın düşünen kesimlerin ortak uyarısı; PKK
sonrası için devleti uyarmak ve İslamcıların Kürdistan’da inisiyatifi /
üstünlüğü ele geçirmemesi için tedbirler alınması yönündedir.

Bir önceki yazımızda DTP’li kardeşlerimi münasip bir lisanla uyarmış ve
Kürdlerin dindarı, Alevi’si, Sünni’si, Milliyetçisi, DTP’lisiyle bir bütün
olduğunu, çok sesli ve çok renkli bir siyasi yelpazenin Kürdistan’da var
olduğunu, siyasi rekabetimize harici, gayri Kürd ve Kürdistanî unsurları hele
hasımlarımızı karıştırmamamız gerektiği hususunda uyarılarda bulunmuştuk. Buna
rağmen doksanlı yıllarda yapıldığı gibi Öcalan, ona bağlı yayın organları ve
yazarlar, PKK ve DTP çevresi ısrarla Kürdistan’da bir dindarlaşma ve İslamileşme
tehdidinden, üstelik bu tehdidin Laik, Kemalist rejime yöneldiğinden bahsederek
tedbir alınmasını, PKK ve DTP’nin Kemalizm’i ve onun laiklik anlayışını
desteklediği, elmanın iki yarısını temsil ettiklerini, Türk ordusu ve Kemalist
kurumların Türkiye’deki işlevinin bir benzerinin PKK ve DTP tarafından
Kürdistan’da yerine getirildiğini dile getirerek barış ellerinin tutulmasını
ısrarla talep etmektedirler.

Bunu yaparken de çelişkili, zaman ve zemine gören değişken / oynak görüşler
ileri sürerek siyaset yaptıklarını zannetmektedirler. Öcalan, daha önceleri
Hizbullah / İlim gurubunun derin devlet tarafından kullanıldığını söylerken, son
görüşlerinde bu cemaatin o süreçte İran tarafından desteklendiğini deşifre
etmektedir. Öcalan yalan söylemeyeceğine göre; demek ki Hizbullah’ın derin
devlet, Kontgerilla veya başkaca yapılarla alakası iddia edildiği gibi değildir.

Öcalan aynen şöyle söylüyor : "PKK'nin tasfiyesiyle bölgede doğacak boşluğu
Kürt Haması ile doldurmak isteyecekler, bunu AKP eliyle yapacaklar. Kürt
Hizbullahının neler yaşattığı ortada. İran o dönem Hizbullahı da desteklemişti,
Kürt Hamasını da destekleyecektir. Hatta şimdiden bunun hazırlıkları söz
konusudur. Bu çözümsüzlük demektir ama bizim siyasetimiz çözümü sağlayacak en
makul siyasettir. Bunu iyi görmek lazım. PKK'nin tasfiyesinde ısrar ederlerse
PKK alternatifsiz değildir. İran PKK'yi, ABD ve Türkiye karşıtı bir durumda
görmek ister. Bu durum ABD'nin de bölgedeki çıkarlarını zedeler.

PKK de kendi tasfiyesinde ısrar eden güçler karşısında alternatifsiz değildir.
Bu durum karşısında Kürt-Şia ittifakı gelişebilir. Zaten İran'da bir Kürdistan
eyaleti var. Sınırlı da olsa bir özerkliği var. Bu eyaleti biraz daha
genişletebilirler, özerkliğini biraz daha genişletirler, PJAK'ı muhatap alırlar,
oradaki halkla birlikte al sana 100 bin kişilik ordu. PJAK ile birlikte PKK,
Suriye ve Irak'taki güçler, al sana devasa bir güç! Farsların siyaseti derindir,
Rusya ve hatta Çin bunu ister."

Bunun manası; Hizbullah hakkında daha önce serdettiğim görüşler yanlıştır. PKK,
PJAK adı altında İran’ın güdümüne girebilir. PKK Türkiye karşıtı değildir,
başkaları öyle görmek istiyor, dikkatli olun ve PKK’yı kaptırmayın, bizden
yararlanın.



Kürd Hamas’ı iddiasını en kapsamlı şekilde Selahattin Erdem isimli Özgür Gündem
yazarı dile getirmiştir. Makalesi aşağıdadır:



Kürt Haması

Nihayet beklenen oldu. AKP'nin Kızıl

Diger Basliklar
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -43
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -42
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -41
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -40
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -39
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -38
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -37
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -36
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -35
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -34
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -33
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -32
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -31
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -30
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -29
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -28
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -27
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -26
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -25
   POLİS VE JİTEMİN İFSAT YÖNTEMLERİ -24
İlan ve Mesajlar
 
 
 
Şehid Rehber
Şehidlerin Hayatı
Savunmalar
Manifesto


K. Dilinden Hizbullah


Anasayfa | Videolar | Arama | Siteyi Öner | Mobil | İletişim | Yukarı Git